The Best bookmaker bet365 Bonus

Дървен материал от www.emsien3.com

Yazdır

Münafıklık Alâmetleri Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

Münafıklık Alâmetleri Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

Peygamber Efendimiz bir hadîslerinde: Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler vaadettiğinde vaadini yerine getirmez ve emanete ihanet eder.' buyururlar. Bu hadis-i şerif üzerinde başka vesilelerle de durmuştuk. Şimdi biraz daha farklı bazı mülahazalarımızı aktarmak istiyoruz:

Yalan, ilk nazarda ferdî bir günah gibi görünebilir. Sathî bakıldığında bu, bir bakıma doğrudur da. Ama yalanın bir de topluma yansıyan yanı vardır ki, bu durumda umumun hukuku devreye girer ve dolayısıyla yalan, topluma karşı işlenmiş bir cürüm haline gelir. Diğer taraftan yalana açık bir insan, başkalarını aldatma ve kandırma gibi zaaflara da açık demektir. Bu yönüyle de yalana sadece ferdî bir günah nazarıyla bakmak doğru değildir. Hele uydurulan bir yalan, topluma mal edilmişse, elbette böyle bir cürmün ferdî bir günah olarak düşünülmesi kat'iyen doğru değildir. Nitekim günümüzde kitleler böyle yalanlarla yönlendirilmekte ve bu da, yalanın revaç bulmasına sebebiyet vermektedir. Hatta bugün, kitleler yalanla o kadar içli dışlı hale gelmişlerdir ki, yalanın yalan olduğu bilindiği zamanlarda bile, kitlelerden gerektiği kadar tepki almamaktadır.

Yalan, bir zakkum tohumudur. İnsan rûhunda filizlendiği zaman, kişiyi toplumda neşv ü nema bulduğu zaman da toplumu temelinden sarsar. Bu, aynı zamanda, hem ferdin hem de toplumun büyük bir tehlikeye doğru sürüklenmesi manâsına gelir.

Va'dini yerine getirmemeyi de aynı şekilde bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz. Emanete ihanetin ferdiyetle sınırlı kalamayacağı ise zaten açıktır. Durum böyle olunca, nifak alametleri olarak sayılan hususların, başkalarına âit hakları da ihlal ettiği ortadadır. Bu ise 'hakkullah' denilen sınırı ihlaldir. Hakkullah'a riayet ise şeairdendir. Bunların da kendi içinde sünnet, vacip ve farz olanları vardır. İşte bu noktada Üstad Bedîüzzaman'ın şu tespiti öne çıkmaktadır: Şeairden olan bir sünnet, şahsî farzlara tercih edilir. Çünkü bu tür meseleler bütün bir toplumu ilgilendirmektedir. Dolayısıyla bu kabil hususlardaki ihmal büyük tahribata sebebiyet verebilir. Bu nokta nazara alındığında, hadiste söz konusu edilen hususların nifak alameti olarak vasıflandırılmasının hikmeti daha iyi anlaşılır. Gerçi Kur'ân-ı Kerim'de, çeşitli vesilelerle münafıklara âit daha başka özellikler de anlatılmaktadır ama, bütün bunları hadiste sayılan yukarıdaki üç hususiyete ircâ etmek de mümkündür. Belki de, o üç vasfı tafsil ettiğimiz zaman, karşımıza Kur'ân'da anlatılan o nifak alâmetleri çıkacaktır. Eğer mes'ele bu zaviyeden bir değerlendirmeye tâbi tutulacak olsa, nifakın, küfürden daha eşed olması gerçeği de kendiliğinden anlaşılacaktır.

Kâfir, kâfirdir. Onun İslâm'a ve Müslümanlara vereceği zarar dış tahribatın gücü nispetindedir. Halbuki, münafık bünyenin içine girmiş bir virüstür. Sezilemediği için de, önlem alınması imkânsızdır. Dolayısıyla münafığın İslâm'a ve Müslümanlara olan zararı, kâfirden daha şiddetlidir. Kâfir zayıfladığı veya güçten düştüğü zaman tahrip yapamaz. Çünkü karşısında her zaman mukavemet edecek bir güç vardır. Halbuki münafık güçsüz de olsa, tahrip yapabilir. Çünkü karşısında hiçbir mukavemet söz konusu değildir.

İsterseniz, meseleye bir de şu zaviyeden bakabiliriz: Münafık, mü'minlerin arasındadır. Halbuki hasıl ettiği imajla karşıdaki insanların güvenini, itimadını sarsmaktadır. Böyle durumlarda sarsılan güven ve itimat onun şahsıyla sınırlı kalmamakta, içinde bulunduğu camiaya da bulaşmaktadır. Diyelim ki, kendisinde nifak bulunan bir insan, doğru ve dürüst göründüğü halde, hep başkasını aldatmaktadır. Afif görünürken fuhşiyata açıktır. Abid görünürken ibadete karşı tembeldir. Müttaki görünürken çok rahatlıkla yalan söylemekte ve ticaretine gayr-i meşru kazanç karıştırmaktadır. Elbette ki, böyle bir insanın, bu tür negatif görüntüleri toplumda aksi tesirler meydana getirecek ve Müslümanlar hakkında yanlış intibalara sebebiyet verecektir. Onun için de münafıkla ilgili verilen hükümler ağırdır ve bu ağırlıkta da, insanları bu kabil kötü hasletlerden kaçındırma gibi bir hikmet saklıdır.

Baştan beri serdettiğimiz mütalâalar mahfuz olmakla beraber, bir de, böyle insanlar hakkında hüküm verme adına bize düşen hususun, 'hüsn-ü zan' olduğunu hatırlatmakta da fayda var. Yani, bir insanın üzerinde on tane nifak belirtisi, bir tane de imân göstergesi olsa, biz o insan hakkında elimizden geldiğince hüsn-ü zan etmek mecburiyetindeyiz. Evet, o şahıs, o sıfatlarıyla kendi adına korkmalı ve akıbetinden endişe etmelidir ancak, biz de, kat'iyen onu nifak hükmüyle mahkûm etmemeliyiz. Bu da bizim için hem bir temkîn, hem müminlik şiarıdır.

Burada karşımıza bir başka mes'ele daha çıkabilir. O da, üzerinde nifak alâmeti bulunan insanlara, ıslamî hizmetlerde bir vazife ve sorumluluk verilip verilemeyeceği hususudur. Bu noktada da yine, Üstad Bedîüzzaman'ın getirdiği ölçüyle, ıslamî dengeyi korumak gerekir. Bu denge, O'nun sözleri arasında, 'hüsn-ü zan, adem-i itimat' şeklinde vecizelendirilmiştir. Bu prensibi meselemize tatbik edecek olursak, şöyle bir neticeye ulaşmamız mümkündür: O tür insanlara vazife verilebilir fakat mahremiyet gerektiren yerlerden uzak bulundurulmaları şarttır.

Üzerinde nifakdan bir-iki alâmet bulunan insana, bütünüyle münafık nazarıyla bakmak ve onun hakkında nifak hükmü vermek doğru bir davranış değildir. Evet eğer o şahıs, şeaire âit bir meseleyi doğrudan doğruya tezyif etmiyorsa bu böyledir. Aksi durumda ise sadece onun içinde bulunduğu yanlışlıkla ilgili hususa münhasır kalmak şartıyla böyle bir şey söylemek mümkün olabilir. Bunun da herhangi bir fayda getirip getirmeyeceği şüphelidir. Hatta İmam Taftazanî gibi allameler, Yezid hakkında bile ulu orta söz söylenmesini doğru bulmamışlardır. Bunun içindir ki, başkası hakkında hüküm verirken çok dikkatli olmak gerektir. Evet insan, kendi hakkında düşünürken olabildiğince katı davranmalıdır. Nitekim sayıları onyediye kadar ulaşan sahabenin kendileri hakkında nifakdan endişe ettikleri bir gerçektir. Tabiî, bu onlardaki salabet-i imâniye'nin tezahüründen başka bir şey değildir ve bizler için de çok önemli bir öğretidir.

Online bookmaker Romenia bet365